Ilısu Projesi

image_pdfimage_print

Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı Projesinin dünü, bugünü;

Sosyal, kültürel ve çevresel etkileri

10 bin yıl önce Dicle kıyılarından kurulan Hasankeyf Antik kenti bir dönem Moğollar tarafından talan edilse de, medeniyetler beşiği olma özelliğinden bir şey yitirmemiş, her medeniyetin kendisine sunduğu değerlerle günümüze gelebilmiştir o mağrur duruşuyla. Kıyımdan bu yana geçen zamanda yaralarını saran Hasankeyf şimdilerde, tamda en kıymetli olması gereken bir zamanda tümden pazarlık konusu yapılmış, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Hasankeyf’in yok edilmesini öngören ve Dicle nehri üzerinde planlanan Ilısu Barajı ve Hidroelekrik Santralı Projesi’nin etüt çalışmaları 1954 yılında başlayıp 1982 yılında GAP projesi çerçevesinde kabul edildi. Ilısu Projesi oldukça uzun bir süredir tartışılsa da, asıl olarak, hükümet tarafından 1996/1997 yılında yatırım programına alındıktan sonra gündeme geldi. 1998 yılında yedi Avrupalı şirket ve üç Türk şirketten oluşan ”birinci” Ilısu Konsorsiyumu, Türkiye ve Avrupa’dan çok sayıdaki sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından 1999 ile 2002 arasında yürütülen geniş kampanyalar sonucu, üç Avrupalı şirketin (İngiltere, İtalya ve İsveç’den birer sirket) ve bir bankanın (İsviçre’den UBS Bankası) çekilmesiyle dağıldı.

2004 yılında tekrar 4 Türk (Nurol, Cengiz, Çelikler ve Temelsu Uluslararası) ve 6 Avrupa’lı şirketler olmak üzere (Avusturya’dan VA Tech/Andritz, Almanya’dan Züblin ve İsviçre’den Alstom, Stucky, Maggia ve Colencio) bir araya gelerek ‘ikinci’ Ilısu Konsorsiyumunu oluşturdu.

Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerini etkileyecek, kültürel miras, çevre/ekoloji ve sosyal yapıya olumsuz etkilere neden olacak olan bu baraj projesi ulusal yasalar ve uluslaraarsı anlaşmalar gözardı edilerek planlandı. Ancak bu proje şu ana kadar bölgede arkeolojik açıdan önem arzeden Samsat, Halfeti, Zeugma, Eğil, Hallan Çemi, Newala Çori gibi tarihi yerlerin sulara gömülmesinden sonra bardağı taşıran son damla oldu.

Ocak 2006’dan itibaren oluşturulan ”Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi” bünyesinde çeşitlili sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve yerel yönetileri alarak projeye karı eleştirel bir hareket başlatmış, yerel halkın, Türkiye ve Dünyadaki diğer çevre örgütü ve STK’ların da desteğini alarak bu proje ülkede ve dünyada tartışılır hale getirmiştir.

Finansı büyük oranda dış kredi ile sağlanacak olan Ilısu projesi için Ilısu konsorsiyumundaki şirketler, Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerine bağlı İhracat Kredi Kuruluşları’na (ECA – Export Credit Agency) 1998 yılından sonra ikinci kredi teminatı için başvuruda bulundular. Ancak ECA’lar oldukça tartışmalı olan projesi için bir Çevre Etkileme Değerlendirme Raporu (ÇEDR) – aslında bu istenilen rapor uluslararası düzeyde geçerli olan ÇEDR koşullarını yerine getirmiyor – ve Yeniden Yerleşim Eylem Planı’nın (YYEP) hazırlamasını şart koştu. İstenilen iki rapor hazırlandıktan sonra, Aralık 2005’de Ilısu konsorsiyumu ECA’lara kredi teminatı için resmi tam başvurusunu yaptı. Bu sırada raporlara ilişkin girişimimiz ve karşıt kampanyalar tarafından hazırlanan bir çok yorum ve doküman da ECA’lara gönderildi. Projenin tartışmalı özelliklerinden dolayı ECA’lar, kredi teminatı kararını doğrudan Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerine bıraktı. Fakat pek çok tartışma, eleştiri ve uyarılara rağmen bu üç hükümet kredi teminatı halen tartışmalı olan 153 şart’a bağlamak koşuluyla Mart 2007’de Ilısu projesine onay verdi ve bu şartların yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek için ”Ilısu Uzmanlar Komitesi” (Committee of Experts – CoE) oluşturuldu.

1999 ile 2002 arası da finansın Avrupalı ülkelerden sağlanması öngörüldüğü, ancak gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de yüksek düzeyde kamuoyu tepkisi oluştuğu ve kredi teminatı için talep edilen çevre ve sosyal kriterlerin hiç birisinin de DSİ ve şirketler tarafından yerine getirilmemesi ve 2001 yılında Türkiye’de ekonomik krizin projenin patlaması, projenin itibar kaybetmesi ve 2001/2002 yılında bazı Avrupalı şirketlerin geri çekilmesiyle gündemden düşmesine neden oldu. Ancak 2004 yılında aslında projenin özünde belirleyici değişiklikler olmasa da, Türkiye’de ekonomik koşulların düzelmesi, projenin yeni tasarımında göç konusunda bazı değişikliklerin söz konusu olması, AB katılım sürecinin başlaması ve Hasankeyf’ın bazı eserleri için bir ”kurtarma planı” (arkeolojik kültür parkı şeklinde) hazırlanması, Avrupalı hükümetler açısından kredi teminatının verilmesi için yeterli sayıldı. Burda açıkça belirtmek gerekir ki Avrupalı hükümetleri, ne kadar sosyal ve ekolojik kriterlerden ve sürdürebilirlikten sürekli bahsetseler de, gerçek anlamda insanları, kültürü ve doğayı pek düşünmedikleri ve bu tür projelerin kendi şirketleri tarafından yapılmasından yanalar.

Peki, Türkiye’nin Dicle Nehrini koca bir göle dönüştürecek olan bu projesinin etkileri nelerdir?

Ilısu barajının planlandığı bölge uygarlık tarihi açısından son derece önemli olan Yukarı Mezopotamya bölgesidir. İlk yerleşim yerlerinden biri olarak kabul edilen bu bölgede resmi verilere göre Hasankeyf de dahil toplam 289 arkeolojik sit alanı bulunmaktadır ve bu bölgenin sadece % 40’ında yüzey araştırması yapılmıştır. Bu araştırma tamamlanabilirse, sit alanı sayısının, şimdikinin en az iki katına çıkması beklenmektedir. Barajın inşa edilebilmesi için alelacele yapılan kazılar için onyıllarca zaman gerekirken Baraj inşaatının başlaması halinde bu süre 7 yıla indirgenecektir. Bu durumda tahmin ettiğimiz ve/veya hiç bilmediğimiz zenginlikler gün ışığına çıkarılmadan tamamen yok edilecek ve insanlığın uygarlık kültürü büyük katliama uğrayacaktır.

Tartışmaların merkezinde olan Hasankeyf onu yok etmek isteyenlerce idda edildiği gibi birkaç taş ve mağaradan ibaret değildir. Doğanın tarihle sarmalandığı bu antik kent, hayat veren Dicle’nin koynunda medeniyetlere ev sahipliği yapmış muhteşem bir açık hava müzesidir. Kurulduğu binlerce yıl öncesinden bugüne kadar kesintisiz mesken edinimli olan günümüzde de canlı, cıvıl cıvıl bir yapıya sahiptir ve Anadolu/Mezopotamya’da antik ve ortaçağdan büyük oranda ayakta kalan tek yerdir.

Sırasıyla Hurri-Mitaniler, Assurlar, Urartular, Medler, Persler, Romalılar, Bizanslar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklar, Artuklular, Eyyubiler ve Osmanlıların hüküm sürdüğü Hasankeyf’te en az 20 doğu ve batı kültürü iz bırakmıştır. 12. yüzyılda Artuklulara başkentlik yapan bu kent demir para basılan bir darphaneye, İpek yolunun geçtiği gösterişli bir taş köprüye sahipti. Hasankeyf’teki zanaatkarlık 20. yüzyıla kadar çok gelişkindi ve ürünler Mezopotamya’nın ortalarına kadar satılıyordu. Bu şehirde, Ortaçağ’dan 20. yüzyılın ortasına kadar sürekli en az 10 bin insan yaşıyordu ve 19. yüzyıla kadar bölgenin büyük yerleşim birimleri arasında yerini alıyordu. Hasankeyf, zamanın en büyük taş köprüsü özelliğini taşıyan köprüsü dışında özellikle El Rizk Camiisi, Zeynel Bey türbesi, hamamı, yaklaşık 6 bin mağara ve özellikle kaya üzerindeki kalesi ile üzerindeki çok sayıda yapısıyla tanınmaktadır. Bu yapılar Ilısu konsorsiyumu ve DSİ için çalışan kimi sözde uzmanların iddia ettiği gibi başka bir yere taşınarak yeni bir Hasankeyf inşa edilemez.

Ilısu Barajı projesinin yaratacağı tek tahribat kültür ve tarihi değerler açısından olmayacaktır. Proje çerçevesinde yapılan tartışmalarda en önemli noktalardan biri, baraj inşası nedeniyle oluşacak göç ve sosyal sorunlardır. Hayata geçirilmesi halinde Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerinde toplam 199 köy ve Hasankeyf ilçesini ‘etkileyecek’olan projeden resmi rakamlara göre 55.000 insan etkilenecektir. 90’lı yıllarda zorla göç ettirilmiş insanları eklersek bu sayı 78.000 dolayında olduğu ve baraj yapılması planlanan bölgeyi geçiş güzergahı olarak kullanan yörükler de hesaplanırsa bu sayının 100.000’i aşacağı tahmin edilmektedir. Çoğu yerlerinden edilecek veya yaşam kaynakları ellerinden alınacak olan bu insanların önceki ekonomik-sosyal seviyesinin korunması konusunda Türk yasalarına göre bir garanti yoktur. YYEP çerçevesinde yapılan ankete göre, Ilısu projesinin gerçekleşmesi durumunda, etkilenecek insanların % 80′ı büyük şehirlere göç edeceğini % 20’si ise devlet tarafından kuruluacak yeni yerleşim yerlerine gidebileceğini söylemektedir. Bu büyük göç dalgasının şehirlere yapacağı negatif etki göz ardı edilmektedir. Kentlere göç edecek insanları çok sayıda sosyal, ekonomik ve psikolojik sorunlar bekleyecek. Kırsal alanda üretici konumda olanlar şimdi kentlerde tüketici konuma düşecekler. Şehirlere gelenler genelde çiftçi oldukları için bu mesleki konumlarından dolayı iş bulamayacaklar, bulurlarsa da en düşük gelirli ağır işlerde çalışacaklar. Yeniden yerleşim yerlerin öngörüldüğü yerlerde yeterli miktarda verimli toprak ve suyun olmaması, 153 koşula göre iddia edildiği gibi sağlıklı yeni yerleşim yerleri kurulamamaktadır; bu da göç dalgasını tetikleyecektir. Ilısu barajının etkileyeceği bölgeye yakın ve uygun olan yeterince yeniden yerleşim alanları bulunmamaktadır çünkü bölgede zaten binyıllardır tarım yapılmakta ve verimli alanlar büyük oranda kullanılmaktadır. Etkilenen insanlara yaşadıkları yerlerden çok uzaklarda devlet hazinsinden toprak teklif edilmekte ancak bu teklif pek de sıcak karşılanmamaktadır. Bu durumda insanlar eğer tazminat alacakları bir evleri veya toprakları varsa kendilerine verilecek olan parayı alıp şehirlere göç edeceklerdir.

Başka çok önemli bir sorun da toprağın dağılım sorunudur. Göç-Der Diyarbakır ve Batman’ın etkilenen köylerinde yaptığı alan çalışmasına göre, insanların % 50’sının işlettikleri topraklara kendilerinin sahip olmadığı, yani büyük toprak sahipleri için çalıştıkları tespit edilmiş. Topraksız insanlar baraj yapımı durumunda geçim kaynağını kaybedecek ve Türk yasalarına göre hiç bir tazminat alamayacak. YYEP’te bu kesim için sadece yine soyut ifadelerle mesleki eğitim verileceği belirtilmiş. 153 koşullar (TOR) ise bu insanlara daha geniş mesleki eğitim verilmesini ve düşük faizli krediler öngörüyor. Ancak hangi şartlar altında bu kredilerin verileceği (göç eden insanlar malvarlıklarını kaybedeceği için kredilere neyi teminat göser?) yine havada kalmış. Ilısu projesinde en çok kaybedecek kesim bu insanlar olacak.

Kente gelişin en büyük faturasını kadınlar ödeyecek. Kırsal alanda kadın da üretimde yer alırken bu durum kentte ortadan kalkacak. Kenti tanımayan kadınların dört duvar arası kapanma ihtimali çok yüksek. Kadınlar uyum ve dil sorunundan dolayı kentteki sosyal yaşama neredeyse hiç katılamayacak. Kadınların yanında çocuklar da büyük risk grubuna girmektedir. Kırsal alanlarda çocuklar günlerini doğada sorunsuz şekilde geçirirken, kentlerde zor yaşam şartlarından ve çok daha yüksek suç ve şiddet oranından dolayı sokaktaki hırsızlık, balicilik ve çetecilik risklerine açık konuma gelecekler. Aileler bu riskin pek bilincinde olmadıkları için önlem alma durumları da pek beklenmemektedir.

Ilısu projesi gerçekleştirilmesi ekolojik dengeye de büyük zarar verecektir. Son derece zengin bir ekosisteme sahip olan Dicle Vadisi havzası enerji üretimi için farklı alternatifler duruken, ciddi bir araştırma yapılmaksızın bu köhne baraj projesinin sularına kurban edilmek istenmektedir. Nitekim bir çok çevre kuruluşuna göre, Dicle vadisi bölgesindeki ekosistem burada yaşayan bitki ve hayvanları açısından birinci derecede önemlidir. Yapılan araştırmalara göre yalnızca Hasankeyf ve 12 km’lik uzunluğunda batı çevresini kapsayan bölgede123 kuş türü gözlenmiştir.

Olumsuz etkiler, baraj göllerinin karasal alanları işgal ederek, buralarda yaşayan canlıların yaşam alanlarını yok etmesiyle sınırlı kalmamaktadır. Akarsu sistemleri, barajlarla büyük durgun su birikintilerine dönüşmekte, akarsuya uyum sağlamış bitki ve hayvan türleri ya ani bir şekilde ya da zaman içerisinde yavaş yavaş azalarak yok olmakta. Bu değişim sürecinde çeşitlilik hayvan ve bitki açısından büyük oranda azalmaktadır.

Fakat barajların çevresel etkileri bunlarla sınırlı değildir. yeraltı suyunun çekilmesi, baraj aşağı kesimlerdeki nehir yataklarının bozulması ve su akışının istikrarsızlığı gibi nedenlerle nehir adalarının yok olması, sulu tarımın yaygınlaşmasıyla karasal bölgelerde ani habitat ve iklim değişimlerinin ortaya çıkması gibi daha nice olumsuz etkiler sayılabilir. Barajın inşa edilmesiyle meydana gelecek su kalitesindeki düşüş ve nem artışı tropikal hastalıkları yaygınlaştıracak, atık suların aktığı durağan gölün kıyı bölgelerinde ve suyun zaman zaman geri çekilmesi sonucu biyolojik ve kimyasal atıklarla kaplanmış büyük alanlarda çok sayıda tehlikeli hastalık taşıyabilecek böcek ve (sivri-)sinek türemesine neden olacaktır. Haliyle enfeksiyonal hastalıkların da bir kaç yılda yaygınlaşmasını beraberinde getirecek. Bu nedenlerle Hepatit A, Salmonella, Para-Tifo, Amipli Dizanteri gibi etkenler Fırat nehri etrafındaki bölgede olduğu gibi çok sayıda hastalığa neden olabilecektir. Bu tehlikeler, özellikle kirlenen nehirlerden ya da barajlardan su kullanan insanlar ve o civardaki yerleşim yerleri için çok daha bariz birer hayati tehdit unsuru olacaktır.

Su kalitesindeki düşüş Dicle Nehrinde balık çeşit ve sayılarının azalmasıyla balıkçılıkla geçinen insanların geçim kaynağı yok edilecektir. Oluşacak göl ile bölgesel iklimde de hissedilir değişiklikler ortaya çıkacaktır. Nem oranın düşük olduğu bir bölgede 313 km2’lik suni bir gölün oluşması tüm vadide ciddi iklimsel farlılıklara yol açacak, bu durum baraj gölünün oluşturulacağı vadide, daha önce inşa edilen Keban Brajı örneğinde olduğu gibi, var olan meşe ve palamut ormanlarının kısa-orta vadede kaybolmasına neden olacaktır.

Ilısu barajının inşa edilmesi ilerde çeşitli politik sorunları da beraberinde getirecektir. Türkiye, halen sınırları aşan nehirler için yapılmış bazı uluslararası antlaşma/konvansiyonların (örneğin: 1997 BM Sınırları aşan taşımacılık niteliği olmayan nehirler Konvansiyonu) altına imza atmamıştır. Üzerinde baraj inşa edilmesi planlanan Dicle Nehrinin topraklarından geçtiği Türkiye, Irak ve Süriye arasında, Dicle ve Fırat havzası sularının kullanım ve dağımıtını kapsayan bir anlaşmanın olmaması sorun yaratacaktır. Anlaşma olmaksızın Türkiye her zaman Süriye ve Irak üzerinde ister istemez bir baskı aracına sahip olacaktır. Bu üç ülke, tüm ihtiyaçları, bin yıllardır uygulanan su kullanımını, sürdürebilirliği ve ekolojik ihtiyaçları da gözeterek bir anlaşmaya gitmelidir. Türkiye kadar, Irak ve Süriye’nin de sorumlu davranıp hareket etmesi önemlidir. Böylesi bir anlaşma üç ülke arasında ilerde meydana gelebilecek bir “su krizi riskini” ortadan kaldıracaktır.

Dünya çapında alternatif enerji üretimine geçilen çağımızda, gereken teknolojik bilgi mevcutken ve ülkenin pek çok bölgesinde güneş, rüzgar ve biogazdan enerji üretmek için uygun noktalar bulunurken, zamanı geçmiş ve genelde zararları faydalarından çok daha fazla olan baraj ve HES sisteminde ısrar edilmesindeki mantık anlaşılacak gibi değildir. Elektrik hatlarının onarılmasıyla bile Ilısu barajından elde edilmesi planlanan elektrik enerjisinin 3-4 katı kadar tasarruf yapılabilecekken bu kültürel, çevresel ve sosyal yıkım neden?

Rüzgar enerjisi artık ucuz bir şekilde kurulabilmektedir. Bölgemizde (örneğin Diyarbakır-Urfa-Mardin üçgeninde) çok uygun rüzgar koridorları bulunmaktadır. Güneş enerjisi henüz yatırım maliyeti pahalı olsa da, şimdiden planlaması yapılmalı. Çünkü ileride bu enerji türünde yatırım maliyeti düşmesi beklenmektedir. Türkiye’ye herşeyden önce yeni bir enerji konsepti gerekir.

Ilısu gibi büyük baraj ve hidroelektrik projeleri, iddia edildiği gibi bölgemizde bölgesel kalkınmaya katkı sunmamaktadır. Çünkü neden olduğu çevresel ve sosyal zararlara karşın bu sistem yenilenebilir niteliğe sahip değildir. Bunen bir nedeni de planlanan baraj gölü 50-60 yıl içinde büyük oranda yüksek erozyundan dolayı dolması beklenmesidir. Büyük hidro projeleri büyük endüstrilere fayda sağlarken, küçük ve sürdürebilir enerji projeleri yerele yarıyacak ve bu çerçevede farklı ekonomik gelişmeler mümkün olacak.

Hasankeyf ve Dicle Vadisi havzasını geliştirilecek bir doğa ve kültür turizminin sosyal, kültürel ve ekolojik kayıplara neden olacak bir barajda çok daha faydalı ve bölgenin kalkınmasında etkin olacağını iddia ediyoruz. Ilısu projesi bahsedildiği gibi uzun vadeli yeni iş alanları yaratmamakta, bölgedeki ekonomik koşulları daha da güç hale getirmektedir. Nitekim bölge için hayati önem taşıyan binlerce hektarlık verimli alan sulara gömülmekte, hayvancılık yok edilmektedir. Başka bir önerimiz: 90’lı yıllarda çatışmalı süreçte ciddi zarar gören hayvancılığın yeniden geliştirilmesidir. Bölgemizin dağları daha önce büyük hayvan sürülerini barındırıyordu. Bunlara ek, köylerinden göç ettirilen insanlara tazminat verilip yeniden köylerine yerleşim imkanı sunulursa, bunun bölge ekonomisine hissedilir bir katısı olacaktır. Bunlara benzer pek çok öneri sunulabilir, eğer asıl kaygınız bölgenin kalkınmasıysa…

Dicle nehri üzerinde kurulması planlanan Ilisu barajının neden olacağı olumsuz etkileri toparlarsak şunları belirtebiliriz: Başta kültür mozaiği, binlerce yıllık antik kent Hasankeyf olmak üzere, Dicle vadisindeki yüzlerce arkeolojik sit alanları ve çok sayıda kültürel değerler su altında kalacaktır. Onbinlerce insan Ilısu barajı projesinden dolayı edecek, kentlerde ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunlarla boğuşacaklardır. Ekonomik durumu zaten kötü olan bölge halkı biraz daha yoksullaşacaktır. Dicle vadisi, ekosistemi zengin bitki örtüsü ve canlı varlıklarla büyük oranda zarar görecektir. Bölgedeki diğer baraj projelerinden de görüldüğü gibi, Ilısu projesi de bölgemizin ekonomik ve sosyal durumuna olumlu bir etki yaratmayacaktır.

Doğrudan ve dolaylı etkilenecek olan ve asıl söz sahibi olması gereken Ilısu baraj alanında yaşayan halkın ve genel olarak bölge halkının, hiçbir şekilde onayına başvurulmadan Ilısu barajı projesi gerçekleştirilmek istenmektedir. Bu gerekçelerden dolayı, Ilısu baraj projesi israrından bir an evvel vazgeçilerek bölge insanının sosyo-ekonomik standartlarını yükseltecek, kültürel mirasını ve doğal güzelliklerini koruyacak, bölgedeki insanların da dahil edileceği alternatif projeler geliştirilmelidir.

Ilısu projesine karşı kampanya

Son zamanlarda yurtiçinde ve dışında Ilısu barajına karşı kampanyalar hergeçen gün biraz daha yayılarak büyüyor. Hasankeyf’in çığlığı yükseliyor. Hergün daha çok katılım oluyor mücadelemize, daha fazla kurum ve kişi katılıyor faaliyetlere. Girişimimiz Ocak 2006’da kurulduğundan beri sürekli sempozyum, rapor hazırlama, görüşme, yürüyüş, miting, imza kampanzası gibi çalışmalar yürüttü; yürütürken de çalışanların sayısı düzenli arttı, bölgenin kurumları bu kampanyaya aktif şekilde dahil etti. Batman’dan da insanlar sistematik şekilde kampanyada aktif yer alıyorlar. En önemlisi Hasankeyf’liler ve evleri tehdit altındaki köylüler sokaklara dökülmeye başladı. En yoksul insan kendi hakkı için aktif mücadelede yer almaya başladı. Girişimizin yürüttüğü çalışmalara parallel olarak Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya ve Fransa’da kredi teminatını vermeyi planlayan hükümetlere, kredi veren bankalara ve projede yer alan şirketlere karşı güçlü kampanyalar yürütülmektedir. Ayrıca Mayıs 2008’de Ankara merkezli Doğa Derneği de aktif bir şekilde Ilısu projesine karşı kampanyaya girişti; bunun da sonucunda Türkiye’den çok önemli aydın, sanatçı ve yazarlar Hasankeyf için tutum alıyor. Bütün bu kampanyalar koordineli bir şekilde çalışıyor ve tarihte hiç görülmemiş bir başarı sağladılar. Aralık 2008’de Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetleri Mart 2007’de onayladıkları kredi teminatını askıya almak zorunda kaldılar. Buna neden olan ise Türkiye’nin 153 koşulların neredeyse hiç birini yerine getirmemesiydi. Biz Türkiye’nin ne kapasitesi ne de niyeti olduğundan dolayı böyle olacağını çok önceden söylemiştik. Ancak bu kararın alımasında en önemli etken Türkiye ve Avrupa’da ciddi bir kamuoyu baskısının oluşmasıydı. Şimdi de 6 Temmuz’da bu üç Avrupalı hükümet kesin kararını vermesi gerekiyor. İki hafta önce bu üç hükümetin geri çekileceğine dair habeler alsak da kararın açıklanmasını beklemek gerekir. Son anda ne tür pazarlıklar yapıldığını tam bilemeyiz.

Her durumda bizim mücadelemiz devam edecektir. Avruplı hükümetler ve bununla beraber Avrupalı şirketler geri çekilse de Türk hükümeti barajı kurma ısrarından kolay kolay vazgeçmeyektir. Bunun nedeni de yanlış bir su, enerji, tarım ve kalkınma politikasında yatmaktadır, yani sorun derindir. Böylece asıl mücadele 6 Temmuz’dan sonra başlıyacaktır. Türkiye’deki kamuoyunu aktif bir şekilde arkamıza almak gerekli olacaktır. Yani; kültürel, sosyal ve doğal yıkıma neden olacak bu projenin durduruması için vargücümüzle çalışmaya devam edeceğiz,

Hasankeyf’in hakettiği Dünya mirası listesine girmesi için çabalayacağız

Bu kadar Utanç yeter! Hasankeyf’e Kıymayın Efendiler(!) diyeceğiz

Kaç zaman önce Seyit Rıza darağacına götürülürken söylediği, sözleri tekrarlayacağız yüzlerine,

Yapmayın! diyeceğiz

Ayıptır…

Zulumdür…

Cinayettir…

İpek Taşlı ve Ercan Ayboğa

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi, 30.06.2009

www.hasankeyfgirisimi.neta, email:hasankeyfgirisimi@gmail.com


Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>